| EDEBİYAT KÖŞESİ |
Tarihe Not Düşüyorum!Protestan ve Katolik kiliseleri başta olmak üzere, hemen her kilisenin önünde kutsal şarap mevcuttur. Rivayet olunur ki, bir sabah papazın biri kilisenin önüne çıkar. Gökyüzünü seyrederken, kiliseye doğru süzülen bir kuş dikkatini çeker. Kuş kutsal şaraba konup birkaç yudum aldıktan sonra havalanır; ancak bu sefer de konduğu kilise haçına pisler. Bütün bu olanları seyreden papaz, gittikçe uzaklaşan kuşun arkasından, “Ey kuş! Müslümansın, desem; şarap içersin. Hıristiyansın, desem; haça pislersin. Bilmem ki nasıl bir şeysin?” diye söylenir. Böyle bir olayın yaşanıp yaşanmadığı ile ilgili bir fikir yürütemeyeceğim; ama sanırım toplum olarak şu an içinde bulunduğumuz durumu anlatan yegâne örnektir. Bugün ne tarafa baksanız, ruhlarını tüketmiş insanlara rastlayabiliyorsunuz. Alt ve üst taraftan, bir türbülansın içinde etiketi kaybolan kitap gibiyiz. Ve bünyesinden iyelik ekleri çıkarılan bir dilin yaşadığı hâli yaşıyoruz. Bu tarz durumları görmek için illa ki bilimsel araştırmalara girmeye gerek yok. Şöyle başımızı kaldırıp etrafa bakmamamız yeterli. Mesela fakirimiz, Şâirin dillendirdiği, “Paramız yoksa da haysiyetimiz var” düşüncesinin çok çok uzağında. Gün geçtikçe fakirlik statüsünün de aşağısına kayarak varoşlaşmaya doğru gitmekte. Ne kadim kültürünün verdiği değerleri yaşamakta ne de yeni sosyal şartlara gereken uyumu göstermektedir. Aynı şey statü olarak, üst tabaka için de geçerlidir. Her türlü iki yüzlülük, fırsattan istifade, modern hırsızlık, kadim değerlerine sırt çevirme, ahlak krizini yaşama gibi bir girdabın içine yuvarlanmakta. Geniş halk kitlelerine yönelirken “halk”çı gözükme, para dünyasının içine girerken de “benden sonra tufan” havasına girme gibi bir ikilemi, iki yüzlülüğü yaşamaktalar. Hâl böyle olunca, şâirin,“Gidişat bozulmuş yürekler dolmuş/Kara gün dostunu kim nerde bulmuş/Çoğu iki yüzlü riyakâr olmuş/ Uğrunda ölecek dost mu kaldı ki” şeklinde ifade ettiği durumu yaşıyoruz. Kimse kendini kandırmasın. “Dürüst ol” diyen, öncelikle dürüstlüğü ayaklar altına alıyor. Çocuğuna yalan söylememesi gerektiğini söyleyen bir anne, evvela yalan söylemekte. Anlayacağınız, sadece egosu uğruna savaş veren, bencil duyguları içinde barındıran bir hayatın çemberine doğru adım adım ilerliyoruz. Onun içindir ki, kimin ağzı açılırsa, mutsuzluktan, tatminsizlikten dem vuruyor; yaşadığı hayatın başlı başına bir mutsuzluk âbidesi olduğuna inanıyor. Oysa iki yüzlü davranıldığı için sürgünlerde yaşıyoruz mutluluktan çok uzakta. Böylece hem iç hem de dış dünyamıza karşı başlı başına bir gurbet olmuşuz. Öyle bir gurbet ki bu, ortalıkta başıboş “ben”ler dolaşıp da istila etmiş cemiyet hayatını. Dolayısıyla bir bütünlük arz edemeyen cemiyet hayatımız, bireye de yansıyor. Hâl böyle olunca, başlangıçtaki fıkrada verdiğimiz ruh hâlini yaşıyoruz fertler olarak. Bu da vahim bir dejenerasyondan başka bir şey değildir. Allah aşkına biz neyiz? Kimiz? Bu dünya üzerinde ne gibi bir rolümüz var? Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman döngüsünde nasıl bir izin sahibiyiz. Şu an için toplum olarak üzerinde uzlaşabileceğimiz ortak değerlerimiz nelerdir? Bunlar üzerinde ciddi bir mutabakatımız var mı? Bizim toplumsal maşerî vicdanımızın refleksleri nelerdir? Bunları sorgulamakta yarar var bence. Belki bu sütundan daha önce de bu tarz ifadeleri kullandım. Ama bu konu o kadar önemli ki, defalarca tekrarlansa yine azdır. Zira bu anlamda çok ciddi bir toplumsal travma yaşıyoruz. Âdeta millî şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy’un, cemiyetteki bozuklukları görüp insanlar arasındaki münasebetlerdeki riyakarlık ve sahte tavırlar karşısında dayanamayarak, “Artık iki yüzlüleri sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım” şeklinde ifade ettiği bir ortamın katmerlenmiş şeklini yaşıyoruz. Bu durumu düzeltmek için, çok ciddi bir edebî-kültürel hareketlere, bilinçlendirme organizasyonlarına ihtiyaç var. Bu da, en başta edebiyatçıların gayret göstermelerini gerektirir. Zira genelde sanatçı, özelde edebiyatçı bilmeli ki, geçmişte ne zamanki bir memlekette sanatçılar susmuş, olumsuzlukları güle oynaya karşılamışlarsa o toplum tespih tanesi gibi dağılmıştır. Bu bakımdan tarihe not düşüyorum. Bu böyle biline…
Habib FİDAN
18:08 - 2/12/2006 - yorum yaz
|
Tanım Hayatın bir anında fırsatlar mutlaka kapıyı çalar. Maharet, onları buyur edebilmekte. ..... HABİB FİDAN Ana Sayfa Profilim Arşiv Arkadaşlarım Saadet BAYRİ Kategoriler Son Yazılar - Ahmet Hâşim'in "O Belde"sinde - İstanbul'u Anla(t)mak... - Bir Ömürlük Maskeli Harikalar Kumpanyası - ÇOCUKLARIN ANLAYACAĞI YUNUS EMRE ARANIYOR - SEKÜLER HIDRELLEZ (Mİ?) - FUTBOL SARMALI - Devrik Cümle Bolluğu - Yazar, ne(den) yazar? - Bir kıvrımlık “s”dir hayat - Kitle(sel)leşmek üzerine düşünceler... - yollardan bir yol - WHAT ABOUT GOD? - HAYIR DUALARIMIZ... BEDDUALARIMIZ... - BİR ÖLÜM ANALİZİ - Her Şey “Onunla” Anlamlı - Vatan İçin Biraz da Yaşayalım! - Ne Olduğumuzu Bilelim!.. - aşk - Göçtü Gâlib Dede Candan Ya Hû - Sonbahar Düşünceleri - Gazetecilikte Dil Mefhumu - Edipler Edepli Olmalı! - Değişmece Bunlar! - Tarihe Not Düşüyorum! - Hayalden Trajediye... |