EDEBİYAT KÖŞESİ

Göçtü Gâlib Dede Candan Ya Hû

Kategori: DENEME

 

Kulakları çınlasın, üniversite yıllarında Tasavvuf edebiyatı alanında bilgisinden yararlandığım kıymetli hocam Mustafa Tatçı’nın, “Evet arkadaşlar, Tasavvuf edebiyatı bir sembol dünyasıdır. Birden bin çıkar. Bin de bire bakar. Tıpkı her şeyin Allah’tan çıkıp O’na döndürüldüğü gibi” sözlerinin tahrikiyle ilgi duymuştum kendisine. Sonra ezberlemekle daima mırıldanarak tat aldığım müseddesindeki muhteşem beyitleriyle mest oluşum da ayrı bir vak’a: Tedbirini terk et takdir Hüdâ’nındır/Sen yoksun, o benler hep vehm-i gümânındır/ Birden bire bul aşkı bu tuhfe(hediye) bulanındır/Devran olalı, devran erbab-ı safanındır”

Bu beyitlerde geçen “birden bire bul aşkı” ifadesi bile, özellikle üslup ve edebî güç açısından Şeyh Galib’i takdir etmeye yeter. Çünkü burada hem “ansızın ve âni bir tecelli anlamında aşkın bulunması”, hem de “bir olan Allah’tan gelen ve yine ona giden aşkın bulunması gerektiği” anlamı var. Bu ve buna benzer okumalar, beni baştan başa ateş olup insanı iliklerine kadar yakan Hüsn ü Aşk adlı eserine kadar götürdü.

Evet, yıl 1782’dir ve Şeyh Galib’in de bulunduğu  bir şiir meclisinde Nâbi’nin Hayrabat’ı okunur. Okuma faslından sonra, oradakiler Nâbi’nin söz konusu eserine denk bir mesnevinin bir daha yazılamayacağını dile getirir.  Henüz 24 yaşındayen bir divan sahibi olan Şeyh Gâlib’ buna içerler. Ve Nâbi’nin Hayrabat’ından başlayarak, o günkü şiirin eksikliklerini bir bir sıralar. Mesela Hayrabat’ta, süs olsun diye kullanılan zincirleme Arapça ve Farsça tamlamalar üslup açısından bir fazlalık ve ağırlık olmaktan başka bir şey değil. Bunun yanında, pek inandırıcı bulmadığı mübalağalarını da çok alçaktan uçan kuşa benzetmekten geri durmaz. Bunun yanında, söylediği hikayeyi çalıp çırpma bir hikaye olarak değerlendiren Gâlib, öğüt vermeye kalkıştığında herkesin kullandığı, “dünya geçici, ahiret ise ebedidir” sözlerinin doğal olmadığını da ekler. Ayrıca söyleyişler eskimişliğinden, binlerce şâirin, şiirlerini aynı teşbih ve mecazlarla ifade etmeye başladığından, aynı fikir ve hayallerin üçüncü sınıf şâirlerin diline düştüğünden ve ne parlak bir fikir, ne de parlak bir hayal kullanan şâirin kaldığından da dem vurur.

Şeyh Gâlib’in bu düşünce ve tenkitleri karşısında, mecliste bulunanlar da bu eleştirilere karşılık, Hayrabat kadar ve hatta ondan üstün bir eser meydana getirmesi gerektiğini ifade ederler. Bu iddia üzerine Şeyh Gâlib eserini yazmaya girişir. Ve 1782-83 yıllarında 6 ay gibi kısa bir sürede Hüsn ü Aşk’ı bitirir. Bununla da kalmaz, bu eserinde hem devrindeki, hem de kendinden önceki şâirlere âdeta meydan okur: “Gencînede(Hazinede) resm-i nev(yeni) gözetdim/Ben açdım o genci ben tüketdim” “İn dem ki zi şâirî eser nist/Sultân-ı sühan menem diger nîst(Bu zamanda şâirlikten eser yok. Söz sultanı benim, başkası değil.)”  

Peki Şeyh Gâlib bu haklı gururu neden açık açık beyan ediyor? Çeşitli kaynaklar tarafından Divan şiirinin son büyük şâiri ve son doruk temsilcisi olarak kabul edilen Şeyh Gâlib’den sonra Divan şiirinin çözüldüğü hükmünü hesaba katarsak, bu gurura bir anlam verebiliriz. Nitekim Hüsn ü Aşk’taki kahramanlar ne Leyla ve Şirin gibi somut güzeller, ne de Mecnun ve Ferhat gibi somut âşıklardır. Bu eserde bizzat Hüsün ve Aşk sahnededir. Bu iki kahraman asırlardır dillendirilen eserlerdeki felsefî bakış açılarını anlatmak için âdeta sahneye çıkmışlardır. Tanzimat öncesi ve sonrasında Divan şiirinin eskiliğinin eleştirildiğini nazara alacak olursak, Hüsn ü Aşk’ı yorgun bir medeniyetin son güzel şarkısı addedebiliriz. Evet, Beşir Ayvazoğlu’nun ifadesiyle; bu eser, ateşler içinde kül olmak üzereyken, kuğunun, gagasının en son deliğinden söylediği son güzel şarkıdır. Dolayısıyla da Şeyh Gâlib  şem’-i cânda var olan şûlenin, âsumanın fânusuna sığmazlığını bir kez daha ve en güzel şekilde ispat etmiştir.

Gerçekten de eşsiz ve sonsuz bir aşk bestesi olan Divan şiirinin mensup olduğu medeniyetin felsefesini bu eserle veren Şeyh Galib, hazineyi de tüketmiştir. Ama tükettiyse de hazineyi, ismi ve edebiyatımıza kazandırdığı Hüsn ü Aşk mesnevisi asırlardır okunduğu hâlde tükenmedi; hâlâ yaşıyor. Bu açıdan Ocak ayında(3 Ocak 1799) vefat etmesi dolayısıyla, Sururî’nin “Göçtü Gâlib dede candan yâ hû” mısrasıyla, onu rahmetle anmanın sorumluluğu içinde haklı bir gururu yaşıyoruz. Bu gurur böyle âbide şahsiyet ve eserleri dev aynasında bize aksettiren edebiyatımızındır.

 

                                                                                      Habib FİDAN

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

00:36 - 13/1/2007 - yorum yaz


merhabalar,

Şeyh galib gibi bir üstadın hakkında bilgileriniz için teşekkürler...


sevgiyle....

inferi - 2007-08-23 10:11:01 - 2007-08-23 10:11:01


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Tanım
Hayatın bir anında fırsatlar mutlaka kapıyı çalar. Maharet, onları buyur edebilmekte. ..... HABİB FİDAN
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Saadet BAYRİ
Kategoriler
Son Yazılar
- Ahmet Hâşim'in "O Belde"sinde
- İstanbul'u Anla(t)mak...
- Bir Ömürlük Maskeli Harikalar Kumpanyası
- ÇOCUKLARIN ANLAYACAĞI YUNUS EMRE ARANIYOR
- SEKÜLER HIDRELLEZ (Mİ?)
- FUTBOL SARMALI
- Devrik Cümle Bolluğu
- Yazar, ne(den) yazar?
- Bir kıvrımlık “s”dir hayat
- Kitle(sel)leşmek üzerine düşünceler...
- yollardan bir yol
- WHAT ABOUT GOD?
- HAYIR DUALARIMIZ... BEDDUALARIMIZ...
- BİR ÖLÜM ANALİZİ
- Her Şey “Onunla” Anlamlı
- Vatan İçin Biraz da Yaşayalım!
- Ne Olduğumuzu Bilelim!..
- aşk
- Göçtü Gâlib Dede Candan Ya Hû
- Sonbahar Düşünceleri
- Gazetecilikte Dil Mefhumu
- Edipler Edepli Olmalı!
- Değişmece Bunlar!
- Tarihe Not Düşüyorum!
- Hayalden Trajediye...