| EDEBİYAT KÖŞESİ |
Edipler Edepli Olmalı!Birçok vasfa sahip olan dilin en önemli vasıflarından birisi de “temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir anlaşmalar sistemi” olmasıdır. Bir dilin sahip olduğu kavram ya da kelimeler toplumun ortak bir kararı neticesinde belirli bir anlam kazanmıştır. Mesela “taş” kelimesine bakıldığında, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir anlaşmalar sisteminin ürünü olduğu ve mutlaka toplumun belirli bir sebep dahilinde böyle bir adlandırmaya gittiği anlaşılır. O halde anlaşılıyor ki bir anlaşmalar sistemi olan dil, bir bakıma mensup olduğu toplumun temel değerlerini yansıtır. Hepimizin de bildiği gibi, edebiyat Arapça kökenli olup “edep” kökünden gelmektedir ve Arap literatüründe her edebiyatçının edep sınırları dahilinde olması anlamında kullanılır. Bu da demek oluyor ki, edebiyat edep üzerine kurulu bir bilim dalıdır. Yani edebiyatla uğraşanların, edepten ayrılmaması gerektiği kast edilir ki “edipler edepli olmalıdır” sözü bunu en güzel şekilde ifade eder. Geçenlerde, Cevdet Yalçın’ın yayıma hazırladığı Çağdaş Düşünce Yazıları Antolojisi’nde, ne zaman yazıldığını bilmediğim, İsmet Zeki Eyuboğlu’na ait “Ölü Edebiyat” isimli bir yazısını okurken bir insanın bir şeyi kötülemek uğruna acımasızca neler yapabileceğini anladım. Merak ediyorum, İnsan bu kadar acımasız olabilir mi? Toplumu aydınlatayım derken, toplumun geçmişine karşı bakışında ön yargılı ve taassup içinde bulunmaya gayret göstermesi, hangi vicdana sığar? Sayın Eyuboğlu, yazısında; Osmanlıda edebiyatın bir hiç olduğunu ispatlamaya çalışmış. Ayrıca Divan Edebiyatı’nın büyük şairlerinden olan Fuzuli ve diğer şairlerin şiirlerinde tutarsızlık olduğunu savunmuş ve özellikle de Fuzuli’nin: “Aşk imiş her ne var âlemde/ İlim bir kıyl-ü kâl imiş ancak” beytini öne sürerek, Osmanlının bilime önem vermediğini üstüne basa basa vurgulamış. Bu da yetmiyormuş gibi, Tasavvuf Edebiyatı’na acımasızca saldırarak; Tasavvuf Edebiyatı’nın, insanı gerçek anlamıyla ele almadığını ve Allah’la birleştirmeye çalışması sonucu gerçeklerden uzak, tamamen hayali olduğunu savunmuş. Bir de Yunus Emre’nin bir tasavvuf adamı olduğunu unutarak, sözde Divan Edebiyatı’nı savunanların Yunus Emre’ye sahip çıkmadığını vurgulayıp Yunus Emre’ye sahip çıkmaya çalışmış. Edep, sadece insanların büyüklerini sayması ve küçükleri sevmesi vb. bir şey olarak algılanmamalıdır. Edep, insanların tüm hayatını kuşatması gereken muazzam bir mefhumdur. Edebiyattaki bir çok yönlerinden birisi de, eleştirilen bir eserin tamamen olumsuz yönleri değil, hem olumlu hem olumsuz yönlerinin ortaya konması demektir. Yani muhatap alınanın hakkına saygı gösterilmesi ve saldırı özelliğinde olan eleştiriler değil de, gerçekleri ihtiva eden ve tamamen iftirasız eleştirilerin edebiyatta yer alması gerekir. Zaten iftira atmamak da edepten sayılmaz mı? Evvela, Divan Edebiyatı tamamen hayali değildir. Divan Edebiyatı’nın somuttan soyuta ve soyuttan somuta olmak üzere iki yöntemi var ve bu çerçevede topluma belirli mesajlar verilmeye çalışılmıştır. Mesela Şeyhi, “Harname”sinde, bir eşek kılığında başta kendisi olmak üzere, kanaat etmeyen insanları eleştirir. Fuzuli’nin beytine gelince; dünyada en büyük amacın Allah aşkı olduğu ve ilmin de buna basamak olmasıyla beraber, insanın yaşadığı süre içinde oyalandığı bir şey olduğu vurgulanmıştır. Yani tasavvufi manada ilim insanı mârifetullaha, oradan da hakikatullaha götürür. Sanırım aydınlarımız, şimdiki basit şiirlere alıştığından, şiiri, çağrıştırdığı ilk mânâsına göre değerlendirmektedirler. Oysa asıl şiir, herkesin farklı çıkarımlara vardığı şiirdir. Bir şiirin değerlendirilmesi de tek taraflı olmamalıdır. Başka bir iddia da, Tasavvuf Edebiyatı’nın esas olarak Allah’a ulaşma ve insanı Allah’la birleştirme amacını taşıdığından, gerçeklerle hiçbir bağlantısı olmadığıdır. Buna karşı: “Dünyada insanın gayesi ne olmalıdır? Allah aşkı mı gerçek olan, yoksa tamamen dünya aşkı mı?”gibi sorular yeterli sanırım. En komik olanı da, Osmanlıda gerçek anlamda ilmin ve sanatın olmadığıdır. Oysa her tarafından buram buram ilim ve sanat kokan Osmanlıda Üçüncü Selim gibi bir bestekârı, İstanbul surlarını yıkan topların planını yapan Fatih’i ve halen sırrı çözülemeyen eserler otaya koyan Mimar Sinan’ı kim inkâr edebilir! Şimdikilerden öylesine bestekâr veya yeni buluş ortaya koyan bir yönetici, ya da sırrı çözülemeyecek gizemli yapıtları yapan bir mimar var mı? Eyüboğlu, şimdikileri görseydi, herhalde Osmanlıdan özür dilerdi! Amacımız Eyuboğlu’nun ardından konuşmak değil, Osmanlıya karşı mutaassıp tavır takınan aydınlarımızı düşünmeye davet etmektir. Bütün dünyanın takdir ettiği ecdadımızı, bu kadar yerin dibine batırma girişimlerine bir anlam vermek oldukça güç. Elbette Osmanlı hatasız değildi ve sonuçta onlar da insandı. Bu yüzden geçmişimizi irdelerken, eleştirilerimizde biraz daha gerçekçi olalım. İftira etmek yerine, eskinin olumsuz yönlerinden ders çıkarıp olumlu yönlerine sahip çıkalım. Hem bu da insanlığın gereklerinden olan edepten sayılmaz mı? Habib FİDAN 20:29 - 4/12/2006 - yorum yaz
|
Tanım Hayatın bir anında fırsatlar mutlaka kapıyı çalar. Maharet, onları buyur edebilmekte. ..... HABİB FİDAN Ana Sayfa Profilim Arşiv Arkadaşlarım Saadet BAYRİ Kategoriler Son Yazılar - Ahmet Hâşim'in "O Belde"sinde - İstanbul'u Anla(t)mak... - Bir Ömürlük Maskeli Harikalar Kumpanyası - ÇOCUKLARIN ANLAYACAĞI YUNUS EMRE ARANIYOR - SEKÜLER HIDRELLEZ (Mİ?) - FUTBOL SARMALI - Devrik Cümle Bolluğu - Yazar, ne(den) yazar? - Bir kıvrımlık “s”dir hayat - Kitle(sel)leşmek üzerine düşünceler... - yollardan bir yol - WHAT ABOUT GOD? - HAYIR DUALARIMIZ... BEDDUALARIMIZ... - BİR ÖLÜM ANALİZİ - Her Şey “Onunla” Anlamlı - Vatan İçin Biraz da Yaşayalım! - Ne Olduğumuzu Bilelim!.. - aşk - Göçtü Gâlib Dede Candan Ya Hû - Sonbahar Düşünceleri - Gazetecilikte Dil Mefhumu - Edipler Edepli Olmalı! - Değişmece Bunlar! - Tarihe Not Düşüyorum! - Hayalden Trajediye... |