Edebiyat Neden Gereklidir?

            Hepimizin de bildiği gibi edebiyatın malzemesi dildir. Dil denen mefhumu da kullanan insan olunca, doğal olarak insan ve insanın mahiyeti de edebiyatın kapsamına girer. İnsan sosyal bir varlık olduğundan, buradan hareketle, edebiyat da doğal olarak sosyal gerçekliği  ihtiva eder.

            Meydana getirilen herhangi bir edebi eser, sanatçısının dünya görüşünü içerdiği kadar, oluşturulduğu ortamın imbiklerinden süzülmüş birtakım gerçeklikleri de içerir ki zaten sanatçıyı da harekete geçiren bu gerçekliktir. Toplumda meydana gelen sosyal olaylardan etkilenen  sanatçı, ya o olaylardan ötürü vaveyla eder ya da topluma rehber olmak maksadıyla hikemi bir tarz kullanarak dünya görüşüyle beraber, uygulanması gereken değerleri eserlerinde işler.

            On dokuzuncu asırda, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatı nedeniyle yeniden yapılanma faaliyetine -esaslı olarak- evvela edebiyatçılar girişmiştir. Toplumun yüzde doksanının okuma-yazma bilmediğini tespit eden Ahmet Mithat Efendi, “Sâfi Türkçe”ye yönelmiş ve vücuda getirdiği eserlerle toplumu eğitmeyi amaçlamıştır. Şinasi, akıldan ziyade kalbe hitap eden ve çoğunlukla soyut ifade kullanan Divan edebiyatına akıl mefhumu ile somut ifadeyi yerleştirebilmek için, panteizm fikrini her türlü mensur ve manzum eserlerinde işlemiştir. Namık Kemal ise, vatanın giderek kan kaybettiğini görüp de -buna karşılık- insanların şuursuzlaştığını tespit edince, eserlerinde “hürriyet” ve “irade” mefhumunu çokça kullanmıştır. Çünkü Namık Kemal’e göre hür bir ortamda hür bir irade olur ve oluşan hürriyet  ortamında insanoğlu, iradesini iyi yönde  kullanabilirse başaramayacağı bir şey yoktur. Namık Kemal bu fikirden yola çıkarak, milli şuur adına toplumda büyük akisler uyandırmış ve hemen herkesi bir nebze de olsa intibaha getirmiştir.

            Her ne kadar edebiyat ve edebiyatçıya gözle görülür bir değer verilmese de edebiyatın büyük bir dinamizme sahip olduğu aşikârdır. Bir topluma düşünebilme ve hayal kurabilme anlayışını kavratmadan fen ilimleri verilemez ve bilim alanında da gelişme sağlanamaz. Çünkü bilim ve teknoloji alanında ilerleyebilmek ya da çağa ayak uydurabilmek için öncelikle belirli bir anlayışa sahip olunmalıdır.

            Birey evvela düşünebilmeli, düşündüğünü tasarlayabilmeyi öğrenmelidir. Uygulamaya   ancak ondan sonra geçilebilir. Bir kapı düşünün zihninizde. Eğer kapının ön kısmını teferruatıyla bilmek fen ilimleri ise, o kapının ön kısmıyla beraber arka kısmını da tasavvur edip, onu kavrayabilmek edebiyattır.

            Edebiyatı belagat açısından ele alırsak,  en yüksek ve erişilmez bir belagata sahip olan Kur’ân-ı Kerim’i örnek gösterebiliriz. Hatta Kur’ân-ı Kerim’in belagatıyla ilgili olan  şu meşhur olay bahis konusu olunca, belagatını açıklama hususunda bize gerek kalmıyor. Olay şöyle cereyan ediyor: Kur’ân-ı Kerim yeni yeni nüzul ettiği sırada tüm Mekke şairleri O’nu incelemiş ve O’nunla başa çıkamamıştır. Bütün bu uğraşıların sonunda Mekke dışında yaşayan büyük bir şaire götürülür ve  onun önünde okunur. Şair, Kur’ân-ı Kerim’in belagatına karşı secdeye kapanınca, “sen de mi iman ettin?” sorusuna karşılık, “hayır, ben onun belagatına karşı secde ettim” der.

            Sözün özü, edebiyat güçtür. Yani kendini ifade edebilme ve etrafındakileri etkileyebilme yeteneğidir. Bugün eğer Ermeni Meselesi’nde Ermeniler başarılı olduysa, hep kendilerini iyi ifade ettiklerinden kaynaklanıyor. Öyle etrafa saldırarak ya da bayrak yakarak değil, edebiyatın gücüyle istediklerini elde ettiler. Ne olursa olsun şunu unutmayalım: “İnsanın dili onu rezil de, vezir de yapar”. Daha ne zamana kadar edebiyatın gücüne inanmamakta direneceğiz. Doğrusu ben de merak ediyorum.

 

                                                                  Habib FİDAN

Yorum Yaz